Maymunlar Cehennemi

Maymunlar Cehennemi

Maymunlar Cehennemi'ne hoş geldiniz. Her şeyin birbirine karıştığı kimin alt kimin üst olduğunun belli olmadığı, [Devamı..]

KURTLAR VADİSİ - SHALOM

Salı, Ocak 6, 2009
Kategori: hikaye

Polat Alemdar ve adamları ofistedirler. Televizyonda Filistinde’ki olayları izlemektedir. Suspus olmuştu hepsi. Öfkeyle doldular. Memati:

-Abi bu ne iş, dünya nasıl seyirci kalıyor, ya Mısır ya Araplar! derken, Abdülhey:

- Bir şeyler yapmayacak mıyız abi? Susacak mıyız, susarsak sıra bize de gelmez mi? Diye soruyordu. Polat adamlarının yanından kaçarcasına uzaklaşmaya çalıştı.

- Yapacağız Abdülhey, yapacağız! Diyorken sessiz ve derinden yanaklarından aşağı inen gözyaşlarına hakim olamıyordu.

TV de ertesi gün İstanbul Çağlayan meydanında halkın toplanıp İsrail’i protesto edeceğini

izlemişti hepsi. Hemen yerinden kalkıp arabasına atladığı gibi İstanbul’un boş sokaklarına hızla araç sürmeye başladı. Bir yandan arabayı deli gibi sürerken bir yandan düşünüyordu. Aracını birden durdurup yönünü değiştirdi. Gittiği yer bir garnizonun karargâhıydı. Ergenekon’a bulaşmamış, manevi değerlerini yitirmemiş bir tümgeneralle gizli bir görüşme yaptı. Ve hemen ofisine geri döndü.

Ofisinde adamlarını topladı.

-        Arkadaşlar hemen toparlanın, 2 güne kadar mitingimiz var. İstanbul’da değil. Ankara’da, Tandoğan'da. Basın, medya ne varsa yönlendirilsin. Adamlarımıza haber verilsin. Çağlayan'dan daha fazla insan toplamalıyız.

Derken adamlarına dönüp;

"Ankaramın taşına bak

Gözlerimin yaşına bak,

Yahudi Filistin’i almış

Şu feleğin işine bak..

 

Ankara’dan uçan kuşlar

Gazze’de, Şeria’da kışlar

Düşman bize teslim oldu

Duysun Filistinli çocuklar"

Mısralarını okur. .

Polat'ın adamları hemen işe koyulurlar. Filistin bayrakları hazırlanır bol miktarda. Herkese, gazetelere, televizyonlara haber verilir. Gün gelmiştir. Miting meydanında insanlar toplanır. 3-4 saatte yüzbinlerce insan meydana doluşmuştur. Zaman gelmiştir. Filistin bayraklarıyla yüzleri sarılı olan Polat'ın adamları kalabalığın önüne geçerler ve.

- Kahrolsun İsrail, Kahrolsun Amerika, Tekbir Allahu Ekber.. diye bağırırlar. Tansiyonu

yükselen kalabalıktan aynı sözler gelir. Polat'ın adamları yine yine bağırırlar:

- Hepimiz Gazzeliyiz, hepimiz Filistinliyiz.

Kalabalık hep bir ağızdan bağırır.

- Sizinle ölmedik, özür dileriz!

Kabalığın tansiyonunun iyice arttığı bir anda Polatın adamları bir kez daha hep bir ağızdan

bağırırlar.

- Tekbir, Allahu Ekber, İsrail Büyükelçiliğine.. Tekbir Allahu Ekber...

Sanki birinin hedef göstermesini bekler gibi kabalık Tandoğan meydanından sel gibi akmaya başlar. Coşkun kalabalık Anıt Kabirin önünden geçer sanki Atatürk’ü selamlamaktadır. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’ndan geçtikten sonra Atatürk Bulvarı’nın sonuna gelirler. Atatürk Bulvarı’ndan Çankaya Caddesi’ne yönelen insan seli Amerikan Büyükelçiliği’ne geldiğinde bir an duraksar, Polatın adamları bağırır:

- Obama şaşırmaa, sabrımızı taşırmaa,!

- Obama yavşağııı siyonistin uşağıııı!

sloganlarını atarlar. Ellerindeki ölen Filistinli çocuklarının resimlerini USA elçiliğine doğru tutarlar. Kalabalık tekbir getirerek bağırırken USA büyükelçiliğinde ne kadar görevli varsa cam*lardan izlemektedir. (*) Güvenlik kameraları..

Kalabalık Uğur Mumcu Caddesine girdiğinde insan seli büyük bir çağlayana dönüşmüştür. İnsan selinin bir ucu Uğur Mumcu caddesinde diğer ucu da Amerikan büyükelçiliğindedir. Kalabalıkların ellerinin üstünde onlarca Filistin bayrağına sarılı tabut bulunmaktadır. Bu tabutlar coşkun insan selinin üzerinde elden ele geçmekte, adeta uçmaktadır. Bu sırada zaten siyonist İsrail Büyükelçiliği önünde göstericiler protestolarını sürdürmekte, büyükelçiliğin duvarlarına kara boya sürmektedir. Kimileri “Bebek Katilleri!” yazarken, bazıları Hitler’in gamalı haçını çizmeye çalışıyordu. Gazze’de İsrail zulmüne atılamayan mermilere karşılık elçilik domates ve yumurta ateşi altında kaldı. Caddeden İsrail büyükelçiliğine gelen kalabalığı görünce önceki göstericiler, Musa'nın önünde açılan Nil nehri gibi ikiye ayrılır. Öfkeli insan seli artık israil büyükelçiliğinin önündedir.

Elçilik duvarı ile öfkeli kalabalık arasında Polat'ın adamları vardır. İşaretleriyle bir an kalabalık sessizleşir. Bağırır Abdülhey:

-        Tekbir, Allahu Ekber, Katil İsrail hesap verecekkk,

-        Kana kan, cana cann. Allahu Ekber.

Kalabalık hemen aynı sloganla inler. Gittikçe elçilik duvarlarına yanaşan insanlar hep bir

ağızdan bağırır:

- Elçilik Gazze’ye kurban olacak, diye.

Dışarıda olup biteni anı anına izleyen elçilik görevlileri durumdan tedirgin olurlar. Hemen telefonla sarılarak emniyet güçleri ve ordu yetkililerini ararlar, yardım isterler. Emniyetten  

-        Meydanda 200 bini aşkın insan var, bizim yeterli personelimiz yok…!

cevabını alan elçilik görevlileri hemen ordu görevlilerini arar, karşısındaki ses;

-         Hemen gerekeni yapacağız, siz merak etmeyin! der.

Geri sayım başlamıştır. Zaman azalmaya başlamış ve bu arada kalabalı iyice duvarlara abanmıştır, eller üstündeki Filistin bayrağıyla örtülmüş tabutlar elçilik önüne getirilerek kıbleye doğru çevrilir. Ve Filistin’de ölen insanlar için gıyabi cenaze namazı kılınır.

İsrail elçiliğinde görevliler iliklerin kadar donmuştur. Canlı olmalarına rağmen elleri ve yüzleri Filistinlilerin cesetleri kadar soğumuştur. Ecel korkusunu içlerinde hissetmişlerdir. Cenaze namazı sonrası kalabalık hep birlikte tekbire başlar.

- Allahu ekber, Allahu Ekler La İlahe illallah huvallah....

Tekbir sesleri sokağın arkasından, kalabalıkları yara yara gelen seslerle kesilir. Caddedeki asfalt yerinden oynarcasına titremektedir. Evet bu bir tankın ayak sesleridir. Polatın adamları biraz sonra ölebileceklerinin, paletlerin altında ezilebileceklerinin kuvvetli ihtimali ile tekbire devam edilmesi için kabalığı yönlendirir. Tekbir sesleri tankın palet seslerine karışmıştır. Ok yaydan mermi namludan çıkmıştır. İnsanları ezecek gibi hızla gelen tank artık İsrail büyükelçiliği ile öfkeli kalabalık arasında durmaktadır.

İsrail elçiliğinde görevli olanlar derin bir oh! çekmiştir. Elçi Gabby Levy adamlarına döner

ve:

- Çok şükür kurtulduk bizim çocuklar! geliyor, şimdi bu gericilere hadlerini

bildireceklerdir. Sakin olun!... diyerek ortalığı rahatlatmaya çalışır.

Bu anda dışarıdaki tüm ses soluk kesilmiştir. Tekbir susmuştur. Tank çalışmaya başlamış, namlusunu hareket ettirmeye başlamıştır. Tankın namlusu yukarıya doğru hareket etmeye başladığında kalabalığın arasında kelime-i şahadet getirmeye çalışanlar olduğu gözleniyordu.  Tankın namlusu bir kaç kez yukarı aşağı hareket etti. Nefesler tutulmuştu. daha sonra etrafında  bir iki tur attı, hedefini tespit etmişti artık. Artık ateşe hazır olan tank namlusu elçilik binası hizasına gelince bir anda takılıp kaldı. Kalabalık bunu ilahi bir işaret gibi görüp eskisinden daha güçlü, daha gür sesle tekbir getirmeye, slogan atmaya başladı. Bunu Allah’tan gelen bir yardım olarak gördüler.

 

Asıl şaşkınlık geçiren elçilik binasından dışarıya izleyenlerdi.

- Olamaz. bu olamaz, imkansız… Hani bizim çoc.… diyebiliyorlardı sadece.

Şaşkınlıklarından dilleri tutulmuş, dizlerinin bağı çözülmüştü hepsinin. Donakalmışlardı. Elleri ve yüzleri ölen Filistinli çocukların cesetleri kadar beyaz, soluk ve soğuktu.

 

İsraillilerin olamaz sesleri arasında tankın üst kapağı açıldı. İçinden başı Filistin Bayrağıyla sarılı gözlerinde tanıdık bir bakış ve gözyaşları olan biri yarı beline kadar tankın üstüne çıktı. Önce elini havaya kaldırdı.

Ve elini aşağı indirirken emrini verdi.

-        Shalom!

bir daha elini indirdi.

-        Shalom!

ve bir daha elini indirdi.

-        Shalom!

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KARTZEDE MEHMET(!)

Çarşamba, Temmuz 16, 2008
Kategori: hikaye

M

ehmet kendi halinde çalışan orta gelirli bir esnaftır. Geçimini ilçe merkezinde açtığı küçük bir dükkanda sağlamaktadır… Ecevit hükümeti sonrasında yaşanan ekonomik krizde işleri bozulur… Bir yandan ülkesinin düştüğü duruma üzülmektedir. Bir yandan da kendi düştüğü ekonomik problemlere üzülmektedir. Neye üzüleceğini bilememektedir. Gitgide işler kötüler… Sağdan soldan borç bulmaya çalışır, ama nafile… İş yapamasa da, geliri artmasa da, giderdi artmaktadır… Dükkan kirasının günü gelir. Mehmet’in boynu öne düşer, Çalışıp kazanamadığı halde masrafları artmaktadır…. Gün gelir vergi isterler, gün gelir muhasebe parası elektrik parası su parası telefon parası, evin nafakası, sigara parası….. Mehmet’in karı kız ayağıda yoktur, evden işe işten eve gitmektedir…Sıradan bir vatandaştır.

Çocukluk Arkadaşı yeni moda deyimiyle kankası İsa gelir bir gün, Mehmet’in işyerine. Mehmet sıkıntısından dert yanar. Maksadı borç istemek değil dertleşmek istemektedir,…. Ama artık kimse kimsenin derdini dinleyecek halde değildir.. Her gün gördüğü kankası bile ona “borç istersen veremem” diyerek lafı ağzına tıkar…. Oysa hayatında hiçbir kimseden borç istememiş hatta vermiştir.  Arkadaşı “Git bankadan iste, baksana peynir ekmek gibi kredi kartı dağıtıyorlar, git bir kart al, esnafsın, gelirini yüksek göster limitini fazla versinler. Hem borçlarını ödersin, hem de ondan bundan borç istemek zorunda kalmazsın der” Çaresizdir Mehmet, ne yapsın… arkadaşının sözlerine üzülür ama şeytan kafasına bir fikir sokmuştur bir kez….

Önünde başbakanına yazar kasa atan eylemcinin haberinin bulunduğu gazete haberi vardır…. İçinden Allah’ım bizi bu duruma düşürme, ele güne karşı rezil etme diye dua etmektedir…

Ama bir yandan düşünmektedir. Evet onunda bir kredi kartı olmalıdır… Öyle ya diğer esnaf arkadaşlarının hepsinde kredi kartı vardır…. Hatta ona hava atmaktadırlar…

 

-Benim kartım Premium, Kadir abimin gibi.

-Oğlum bende goldkart, worldkart, bonuscard var senin kartın ne? Kaç kartın var?

-Yakında bizde peruk takacağız mı? Lan Mehmet”

 

gibi cevaplayamadığı sözler kulağındadır…. En sonunda böyle düşüne düşüne bir bakar ki bir gün banka şubesinin kapısı önündedir.

El mahkum girer içeriye… titrek bir ses tonuyla:

-Kredi kartı nasıl alınır? Nereye başvurmam gerekir? diye sorar…

Banka memuru kendine bir kağıt uzatır… birkaç soru sorarak  formu doldururlar…

- Kimlik bilgilerin

- Mehmet Öztürk

- Ne iş yapıyorsun.

- Esnafım.

- Bak şuraya yazacaksın.

- Ayda ne kadar kazanıyorsun. Onuda şuraya yaz..

- 3 milyar, derken ulan 3 milyar kazansam ne işim var burada der kendi kendine, ama duyduklarına göre kazancının birkaç mislini söylemesi gereklidir ki  kredi kartını alabilsin.

Banka memuru sorar

 

- Araban var mı,

- Yok.

- Evin var mı,

- Kiracıyım.

- Eşin çalışıyor mu?

- Hayır.

- Size birde hesap açmamız lazım, Mehmet bey.

- Nerde teslim alacaksınız, onu da şuraya yazın.

- İşyerimde.

 

Mehmet ardı ardına gelen soruları cevaplar, basar imzayı çıkar…

Çıktıktan sonra yolda giderken “zaten vermezler, boşver formu doldurmaktan ne çıkar ki” diye düşünerek evin yolunu tutar….

 

Gel zaman git zaman Mehmet’e özel kurye ile kredi kartı gelir… Al sana kart  hem de limit 3 milyar.  Her Türk vatandaşı gibi ona verilen kredi limitini sanki ona verilen değerin itibarın bir göstergesi gibi görür. Hele ki kurye işyerine kadar kartını getirip iyice ne değerli bir adam olduğunun altını çizmiştir.

 

Mehmet başlar kullanmaya… Markete gider cırt çeker kredi kartını, malzeme almaya gider cırt çeker kredi kartını. Gayet iyi götürmektedir işi…. Kredi kartından para çeker… iş yapar sonra geri öder…. Bir iki ay sonra başka bir bankadan da kendi adına düzenlenmiş bir kart gelir….. O kartın da limiti 3 milyardır. Kullanmam ama kenarda dursun lazım olur, diye de iade etmez, kredi kartını almış bulunur. Kendine güveni az biraz artmıştır bu sayede, “Demek ki kredim banka nezdinde iyiymiş, yahu baksana bankalar kuyruğa girdi, ister misin başka kartlarda gelsin… Eh kaç yıllık esnafsın şunun şurasında… sana vermeyeceklerde kime verecekler krediyi, kartı lan Mehmet!” der kendi kendine aynaya baktığında, kendini kandırmaktadır. Kankası İsa gelir aklına, güvenip borç vermemek için az mı laf etmişti. “Ulan insanlıkta arkadaşlıkta bitmiş be” diye iç geçirdi…  

Neyseki kredi kartı vardı, ondan bundan borç isteyeceğine bankadan alırsın, hem geç ödediğinde yüzünü asıp, gücendirici laf etmiyorlar. Tabiki bankalar sıradan orta halli bir esnaf için pek dost canlısı değildi tabi, faizi yeri geldiğinde koyuyorlar ama neyse…

 

Cebte iki kart, biri Visa biri Master,  Haydi Bastır.

Artık iki kredi kartı vardır…. Oda diğer esnaf arkadaşlarına havada atabilecek, ayrıca arkadaşından borç istediğinde terslenmeyecekti…. Artık en yakın arkadaşı İsa değil VISA oldu… Kankası İsa’dan alamadığı borcu bankası kanalıyla VISA’dan MASTER’dan alıyordu.

 

Daha sonraları hükümette meydana gelen patlaklarla, yabancı paraların değeri fırlamış, aynı oranda esnafların borçları artmış, borç harç deryasına düşmüş tüm esnaf gibi Mehmet’te kredi kartıyla borcunu ödeyememeye başlamıştır… Çünkü artık alacak verecek dengesi epey bozulmuştur, işinden kazandığı parayla işini yapabilmek için aldığı malzemeyi ödemesi bile zorlaşmıştır. Artık ipin ucu da kaçmıştır… İş yok para yok, borç çok… İşyeri kirası, ev kirası, ev nafakası, telefon, su elektrik derken kantarın topuzu iyice kaçmıştır. Asgari borç tutarlarını bile ödeyemediği kredi kartı borçları iyice batağa sürüklemiştir Mehmet’i. Sonra aklına hiç kullanmadığı başka bir bankanın kartı gelir… hemen öteki kartla bankadan para çeker, gider önceki kartına borç ödemeye çalışır…. Bu da çözüm olmamıştır….

Günler geçtikçe batmaktadır, Mehmet…. Artık ne borç para kullanabileceği banka kartı ne bir yakını vardır…. Zaten içine kapalı Mehmet iyice çaresizlik içine itilmiştir.

Sadece Mehmet mi, çevresinde de bu şekilde bir çok kişi duymuştu. Ama Mehmet kendini suçluyordu…. Kendi gidip başvurmuştu… Kendi istemişti… Bazen düşünüyordu bir çok insan aynı durumda olduğuna göre sadece kendi suçlu olmamalıydı…

Ortada bir suç varsa bütün taraflarda suç olmalıydı…. Asla kredi kartı veren bankanın suçlu olabileceğini düşünmüyordu…. Niye bu hale düştüm diye düşünürken hep  kredi kartlarını nerde harcadığını düşünüyordu….  Karısını düşünüyordu, nasılsa kredi kartıyla diyerek aldıkları, markete girdiklerinde gereksiz aldığı bir sürü malzeme aldırttığını.. Çocuğu mutlu görebilmek için marketten aldığı çikolatalar, oyuncaklar bile gözünde büyüyordu… Kendisi için aldıklarını da hesaba kattı…. Daha çok iş yaparım diye kredi kartıyla dükkana epey malzeme almış… Bunlarla iş yapıp satmıştı… Ama yanlış hesap yapmış… Sattığı malların paralarının bir kısmını tahsil edememişti. Tahsil ettiği kısımlar ise borçları kapamaya yetmiyordu. Olsundu… biraz daha idare derim müşterilerimi diye düşündü… O ayki kiraları, elektrik su telefon gibi genel giderleri yine kredi kartından çekip kullandı… zaten geçen asgari ödemeyi zorlukla yapmıştı…. Kredi kartı nakit kullanımına kapatılmış…. Parayı elden malzemeciye vereceğine kredi kartını açtırmış, malzemeyi kredi kartıyla almıştı….

 

Öyle ya kredi kartıyla alış veriş yaptığından beridir malzeme aldığı toptancı daha bir itibarlı davranıyor, ne isterse hemen veriyordu… Ticari itibarı artmıştı Mehmet’in!… Yada kendi öyle sanıyordu…. Artık ne alsa kredi kartıyla ödüyordu…. Ayrıca bu şekilde bankaya verdiklerinin bir kısmını denizdeki kum misali de olsa geri aldığını da düşünüyordu…. Mehmet kredi kartıyla alışveriş yaptıkça kartı puan topluyor, puanlar karşılığında hediye alabiliyor veya alışverişlerinde kullanabiliyordu.  Sözüm ona bedavaydı. Bilmiyordu ki ona verilen o puanlar alışveriş  edilen yerlerden kesilen komisyonlardan idi. Hangi banka bedava puan, bedava hediye, cebinden kredi vermiş. Arkadaşının biri akıl vermişti:

-Puanları harcama lan Mehmet, biriksin, kartın yükselir belki Premium veya Goldkartın olur, diye akıl veriyorlardı….

Her söylenene inanıyordu, nasıl inanmasındı ki, hayatında ilk defa kredi kartı kullanıyordu…

Ne zaman kullansa içinden bir köşesi hep pişmandı. Artık gırtlağına kadar kredi kartı borcu ve faizine batmıştı. İçinden de sık sık “Allah’ım beni affet” diye dua ederdi. İnançlı adamdı Mehmet. Faizin haram olduğunu biliyordu. Ama bir kere kapılmıştı bu girdaba. Kurtulmaya çalışıyordu. Kurtulmaya çalıştıkça daha dibe batıyordu. Günler geçtikçe omuzlarındaki borç yükü artıyordu.

Her gün işyerinde, her gece evde bunu düşünüyordu. Kredi kartlarına olan borcunu ödemeye çalışıyordu kendince. Bu seferde malzeme alamaz olmuştu. Müşterilerinden aldığı paralarla hayatını devam ettireceğini kart borcu ödemeye çalışıyordu…

 

Artık  iki yakası bir araya gelmiyordu bir türlü. Önce evinden çıkarıldı. Kayın validesinin evine yerleştiler. kısa bir süre için diye düşünüyorlardı. Ama epey uzamıştı. Her akşam karısının suçlar bakışlarına ve sözlerine maruz kalıyordu. Araları açılıyordu. Tek suçlu Mehmet imiş gibi davranıyordu. Kayınpederi manalı manalı süzüyordu Mehmet’i. Sağda solda kızını Mehmet’e vermiş olmanın pişmanlığını anlatıyordu. Kızının Mehmet’i aşırı harcamaya yönlendirdiğini ise saklıyordu. Artık olan olmuştu Mehmet’e. İş yeri kirasını üç aydır vermiyordu… Dükkan sahibi ile tatsızlık yaşamış, kavga etmişti. Yıllardır çevre yaptığı, iş yaptığı gününe gün kirasını ödediği işyerinden de artık çıkarılmıştı…. İlçe merkezine daha uzak bir yerde daha köhne, daha ufak ama daha az kiralı bir yere geçmişti…

Türk insanına has bir duyguyla bu işten ufak bir kar bile hesaplamıştı. Aradaki kira farkını borçlarına kaydırabilirdi. Çok büyük farkmış gibi. Devede kulak gibi hesap.

İşler iyice sarpa sarmıştı. Karısı ile her akşam kavga ediyordu, karısı ona sende erkek misin diyordu, annesinin babasının önünde, Mehmet de zıvanadan çıkmış bir şekilde karısına bağırıyordu. Kendisinin borca ittiğini anlatmaya çalışıyordu. Ama karşısında babasının evinde kendini garantide gören, saldırdıkça saldıran bir kadın duruyordu. Ne yapsındı, karısını da seviyordu aslında, ama durum ortadaydı. Kayınpederin evinde oturarak karısıyla düzgün bir aile hayatı yaşaması imkansızdı artık. Gidip ufak bir göz oda tutmuşlardı. Kart borcu dolayısıyla daha önce zaten bir çok eşyasını icraya kaptırmıştı. Zaten yakayı kaptırmıştı bir kere.

Ama borcuna sadıktı. Çevresinde de öyle biliniyordu. Utana sıkıla bankaya gitti.

Kredi kartı borçlarını ödeyemediğini… Zor durumda olduğunu, eşiyle boşanmak üzere olduğunu, çocuğunu okuldan aldığını işyerinin zaten batmış olduğunu, yeni işyerinde günü kurtarmaktan başka bir şey yapmadığını… kendilerinin bir çözüm sunup sunamayacağını öğrenmek üzere müdüre çıktı. Oysaki bankaları sevmezdi… bankaların o soğuk yüzü ile kader onu karşı karşıya getirmişti. Artık sevmek zorunda idi. Günler uzuyordu artık ona yıl gibi geliyordu. geçen her saniye ondan bir şeyler götürüyordu, nasıl götürmesindi. O her saniye artan faizleri düşünüyordu. Bu düşüncelerle çıktı merdivenleri bankanın üst katına müdür odasının kapısındaydı. Sıranın kendine gelmesini bekliyordu. Müdür yanındaki kişiyle kredi kartı borçları konusunda  konuşuyordu. Mesele aynıydı. Mehmet artık bundan başka konu kalmadı memlekette diye düşünüyordu…

Müdürün yanındaki adam banka müdürüne anlatmaya çalışıyordu:

“Ocağım battı, evim söndü müdürüm, bu borçları nasıl öderim, ne işim var ne de param, satacak hiçbir şeyim yok, bir kuru maaş, devletin verdiği üç beş kuruş oda evin nafakasını karşılamaktan aciz… İnanın işten çıkınca başka yerde çalışmaya gidiyorum ama ne yapsam denkleştiremiyorum müdür bey, kafayı yemek üzereyim, cinnet getirmeme az kaldı.” diyor ve konuşmaya devam ediyordu. Mehmet önceleri dinliyordu sonradan dinlemekten vazgeçti, dinledikçe hem o kişi için üzülüyordu hem de o kişiyle kendi kendini kıyaslama yapıyordu…

“Demek ki bir çok insan aynı durumda, sadece ben değilim, ama niye böyle oldu… suçumuz neydi ki?” diye düşünüyordu…

Müdür yanındaki adama:

-Necati Bey kardeşim; Almışsınız kredi kartını, düşünmeden harcamışsınız, gelmiş bankayı suçluyorsunuz, biz size kredi kartı verdik, tamam ama, siz alın biz ödeyelim dedik mi? Yok öyle bir şey. Kredi kartıyla hiç olmayacak şeyler almışsınız, bahçe merdiveni bile almışsınız, eşinize aldığınız hediyeleri ben kendi eşime 5 senede almadım. Bilinçsizce kullanmışsınız kartınızı” diyordu.

 

Adam karşılık olarak

-Müdür bey, iyi de siz kartı verirken daha önce kullanmadığımı bilmiyor muydunuz? Biliyordunuz tabi ki, tamam biz yanlış kullandık, ama sizde hiç şöyle kullanın böyle kullanın demediniz ki sayın müdürüm, sizin memurlarınız sadece geciken ödemeleri yapmamız için aradılar, Cep telefonuma gelen mesajlar sadece ödeme yapın uyarılarıydı… evime gelen ekstreler de sadece ödemem gereken bir ton borç yazılıydı. Asgarilerimi ödeyemediğimde yine evime gelen kağıt ihbarnameydi. Bu kart sizin icadınız bizim değil, tabi ki nasıl kullanılacağını öğretmeniz lazım. Ben icat edip satsaydım kullanma kılavuzunu yanında verirdim sana.” diyordu adam.

Durdurabilene aşk olsun, dur durak demeden adam ağzına geleni söylüyordu. Mehmet adamın televizyonda son zamanlarda çok fazla izlenen dizilerden etkilendiğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.

-Tabi sizin bu işten zararınız yok, aynı IMF ‘nin Türkiye’yi sömürdüğü gibi siz bankalarda bizi sömürüyorsunuz. Bu işte IMF ile mi Amerika ile mi ortaksınız. Ve bu işin size hiçbir maliyeti yok. Ne iş be. Ohh. Önce kemiği köpeğin önüne atar gibi, posta kutularımıza başvuru yapmadan gönderdiniz, iş yerlerimize kartları gönderdiniz, alışveriş yaptığımız her yerde kart sahibi olmamız için her türlü yolu denediniz, sonuçta başardınız ve bizim bankalarınıza borçlanmamızı sağladınız…. Bu işten tek zararlı çıkan biz vatandaşlarız belki ama kazançlı tarafta sadece siz yoksunuz… Siz ve sizin gibi bankalar kanaatimce kökü dışarıda firmalara aracılık ediyorsunuz… Yoksa kendi paranızı kredi olarak verseniz bu kadar kolay kredi kartı dağıtmazdınız, başkasının parasını başkasına borç veriyorsunuz… dolayısıyla borçlandırmak için bilerek kredi kartı veriyorsunuz… borçlansınlar ki ödeyemeyip daha çok faiz ödeyerek size daha fazla para kazandırsınlar, işte bu sebeple sizde suçlusunuz, suça teşvik etmek gibi bir şey, kanunlara göre suç işlemek kadar suça teşvik etmek, uygun ortam hazırlamak ta suç değil mi…

Müdür adama dönüp;

-O zaman sen git birini öldür, sonra silahı yapan fabrikanın sahibini içeri tıkalım, bunu mu demek istiyorsunuz?

Adam Müdüre:

-Müdür bey, silah yapan adam silahı savunmak için yaparsa suç olmaz, ama silahların kullanılması için insanları birbirine düşürürse bozgunluk çıkarırsa suç olur, senin o dediğini Amerika yapıyor… Silahı yapıyor, sonra sattığı ülkeleri birbirine düşürüp kullandırtıyor. İşte o zaman suçlu oluyor… Sizin kartlarınız aynı etkiye sahip, hatta aynı Amerika’nın icadı… Sizde kartları üretip pırasa gibi dağıtıyorsunuz… Yoksa Amerika mı dağıtın diyor size, Sonra kartlarınızın kullanılması için, iştiraklerinizden, anlaşmalı mağazalardan, alışveriş merkezlerinizde, süper-hiper marketlerde, kredi kartlı alışverişlerinizde, iskonto, taksit, taksit atlat, bugün al birkaç ay sonra ödemeye başla gibi slogan ve reklamlar kanalıyla halkın elindeki kartları kullanmalarını sağlıyorsunuz..  İşte bu da sizin suçunuz.  dedi bir an durakladı düşünde öfkeliydi, sonra kaldığı yeri hatırlamış gibi devam etti:

-Her gün kredi kartı borcu yüzünden intihar eden, karısını, çocuğunu öldüren insanlar okuyoruz gazetelerden… Evine haciz gelen insanları okuyoruz… Ama kredi kartına borç yaptıran banka müdürlerinin vicdan azabı duyup intihar ettiğini duymazsınız… Fakir ve yoksul bir halkın, zoraki girdiği borcu nedeniyle ödediği faizlerden aldığı gelirle çocuğunu okutan, ailesini konforlu bir hayat yaşatan bankacıların itiraflarını duymazsınız…  Bu ülkede kanun güçlüden yana müdür bey, hangi avukat, hangi hukukçu buna duyarlılık göstermiş, hangi bankacı, hangi banka müdürü televizyona çıkıp konu hakkında bir iki laf etmiş…. Kaçıyorsunuz kameralardan, kaçın bakalım… Kaçmanın da sonu gelecek! Neden.? Neden beni ısırmayan yılan bin yaşasın diyorsunuz… Kredi kartı yalanı bir gün sizi de ısıracak müdür bey… Bu lafımı unutmayın.

Mehmet pür dikkat kesildi… Müdürün yanındaki  adamın söyledikleri aklını karıştırmıştı… Oysaki sadece tek suçlu olarak kendini görüyordu… Ama adam bankalarında suçlu olduğunu, hatta bankaların dışında başka kuruluşlarında daha da öteye giderek başka ülkelerin bile bu işte parmağı olduğunu söylüyordu…

Sonra adam jet gibi hızla ve sinirle çıktı müdürün yanından…

-Bu iş böyle gitmez müdürüm, vebal altındasınız, bir gün sizde kendi payınıza düşen suçun cezasını ödersiniz, size bir gün yaptıklarınızı ödetecek birileri çıkar, bunu böyle bilin? Milletin parasını elin gavuruna yedirmeyin! diyerek söylene söylene gidiyordu…

Mehmet adamın arkasından bir müddet baktı. Neden sonra müdürün sesiyle geri dönüp çekine çekine müdürün yanına vardı.

Müdür önceki konuşmanın sertliğinde bir ses tonuyla: -Buyur sen ne istiyorsun? dedi kaba bir ses tonuyla. Ama alınmadı Mehmet, ne de olsa borçluydu ve güçsüz konumdaydı. Türk insanının özelliğiydi, borçlu kişiler alacaklısının karşısında her zaman güçsüz, sessiz kalırdı hele de dürüst ve namuslu ise insan.

-Müdür bey sizinle kredi kartı borçlarım konusunda konuşmak istiyordum, diyebildi sadece.

-Alıyorsunuz kartları, ödeyemiyorsunuz, sonra hop müdürün yanına, ben mi ödeyeceğim kardeşin borçlarınızı burası benim değil, diyerek azarladı…

-Kaç para kredi kartı borcunuz var beyefendi? diyerek sordu Mehmet’ borcunu.

-20 milyar oldu şimdilik, dedi.

- Ödeyemiyorum… Bize bir kolay yol bulabilir misiniz, ne yapayım nasıl yapayımda bu borcu ödeyeyim. dedi, Mehmet.

-Bak kardeşim, bu borç öyle asgariyle üç beş yüz milyon ödemekle bitmez, bak bilgisayara, asgarileri ödemişsin, daha doğrusu ödemeye çalışmışsın, asgari ödemelerini bile iki üç parçada yapmışsın. Böyle ödeyerek bu borç 10 yılda ödenir ve 10 katına çıkar… Bilesin.

-Bende onu diyorum müdür bey.. ne yapsakta daha kısa zamanda ödesek bu borcu. Evimiz barkımız dağıldı bu yüzden… satacak bir şeyimiz de yok ki… olsa.., derken müdür bildik ses tonuyla;

-Tamamda…. Nasıl ödeyeceksin. Paran yok… Satacak bir şeyin yok…. Bak kardeşim bu kartlar yüzünden bizi de zarara sokuyorsunuz…. Tepedekiler al parasını, al evini, al nesi varsa diyor anlamıyor musunuz… Sizde gelip benden kolay yol istiyorsunuz… bana diyorlar ki ‘nasıl verdiysen paraları git öyle geri al’ Ne yapayım sizin borcunuzu ben mi ödeyeyim… nasıl aldılarsa öyle ödesinler diyor yukarıdakiler... Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal, benim yerime koy bir de kendini, der ve devam eder…

-İsminiz ne” diye sorar.

-Mehmet, Mehmet Öztürk,” diye cevaplar… 

-Bir bakalım bilgisayardan, kredi kartınızı hala kullanıyor musunuz?,  der bilgileri ekrana girerken.

-Hayır, kullanıma kapalı.

-En son ne zaman ödeme yaptınız

-2 ay kadar önce, 800 milyon” der. Mehmet utana sıkıla..

Müdür önündeki ekrana bakarak konuşmaktadır… Mehmet’e taraf hiç bakmaz, hiç göz göze gelmezler…. Sanki müdür göz göze gelmemeye özen göstermektedir. Mehmet kendini canlı bir ATM makinesi önünde gibi sanır.

Müdür devam ederek:

-Bakın Mehmet Bey, şimdi sana bir yol açacağım… Şimdi senin borcunu Tüketici kredisi vererek 1 seneye yayalım… Kredi kartı faizinden daha düşük bir faizle ödersin… Daha doğrusu ödemeye çalışırsın…. Nasıl ödersin onu da bilemem. Yarın gelmen lazım, sana getirmen gereken evrakları yazayım… Onları tamamla…Gelirken yanına da 1 milyar bulda gel… Borcunu bitirirsen yine kredi kartı sahibi olabilirsin…. Hem artık nasıl kullanılacağını öğrenmiş oldun…”

-Evet 20 milyara aldığımız bir ders, der Mehmet kapıdan çıkarken kendi kendine alçak sesle.

Mehmet bankanın kapısından çıkar, dikilir ve dönüp bakar kapısından içeri bankanın.

Yarına kadar 1 milyar bulması gerekmektedir. Önce esnaftan iş yaptığı arkadaşlarına gitti, gezmedik, çalmadık kapı bırakmadı ama nafile, kimse zırnık koklatmıyor… Sonra alacaklı olduğu aylarca alacaklarını alamadığı ama mal verdiği müşterilerine gitti ama sonuç yine fos…. Gittiği her yer, herkes hemen hemen hepsi devlet memuru kesilmiş

– Bugün git yarıngel!... Yok yok hiç gelme. diyorlardı sanki. Düşenin dostu yoktu. Son çare olarak yıllarca tanıdığı çocukluk arkadaşı kankasının yanına gitti….. Vermeyeceğini bile bile… Sonuçta da öyle oldu…

-İsa kardeş, kaç yıllık dostumsun, hatta kankayız, durumum çok kötü biliyorsun, zaten duymamış olamazsın. Herkes biliyor kartlar yüzünden başımı yaktığımı. Yardımını istiyorum, banka müdürüyle görüştüm, kredi kartı borçlarımı yeniden yapılandıracaklar, tüketici kredisiyle kapatacağız… Yalnız yarın belgelerle birlikte 1 milyarda nakit para vermem gerekiyor. Senden bu konuda yardım istiyo…..” derken sözünü yarıda kesti İsa:

 - Kankayız dedikse, bankayız demedik kardeş. Ben banka değilim Mehmet. O kadar uzun boylu da değil, sana bu kadar parayı nerden vereyim, olsa vermez miyim? Hem versem de karım beni öldürür biliyorsun. Kayın pederin ne güne duruyor, satsın evin birini borcunu ödesin, zaten kızı yüzünden yapmadın mı o kadar borcu, diyerek kapıyı gösterir.

Mehmet 3 gün önce karısı ile kavga etmiş, bu yüzden karısı çocuğunu alıp annesinin evine taşınmıştır. Küçücük evinde bir televizyon bir de mutfakta bir iki parça eşyası vardır. Akşam olmak üzeredir, bu kafayla da iş yapılmaz ki diye düşünerek işyerine gitmek istemez. Mehmet yılgın, yorgun, bezgin bir halde erken erken evinin yolunu tutar…. Yolda esnaftan borçlu olduğu toptancı Musa Bey’le karşılaşırlar. Musa Bey:

-Ooo, Mehmet, bakıyorum, terk ettin bizim oraları, zengin muhite taşınmışsın diye duyduk. İşlerinde iyidir herhalde… Ödersin artık şu bizim borcu… Kaç ay oldu be Mehmet, sen bu hale düşecek adam mıydın? Aslında bilirim iyi bir insansın… Ama hep senin karın yüzünden… Ne idim değil ne olacağım demeli insan, diye alaylı bir şekilde Mehmet’le ayak üstü konuştu. Ne konuşabildi, ne karşılık verebildi. Yutkundu Mehmet, Boynunu önüne eğdi. Borçlu ve güzsüzdü. Alçak tonda ve ağlamaklı bir sesle:

-Yakında ödeyeceğim, İnşallah” diyebildi, zorlukla.

Evine az kalmıştı. “kimseyle karşılaşmadan eve kapağı atsam” diye iç geçirdi. Nitekim öyle oldu. En sonunda eve kapağı attı. Her zamanki alışkanlıkla zile bastı, bir daha bir daha bastı. Tabi ya evde kimse yoktu, nasıl unutmuştu. Cebinden anahtarları çıkardı. Dükkanın anahtarları arasından evinin anahtarını buldu, kapıyı açıp girdi… Boş odada bulunan bir sandalye üzerine ceketini fırlattı. Odada tek tük eşya vardı, bir tahta masa, bir de kanepe. Pencerede perde bile kalmamıştı, eski tüller  ve camdaki tozlar kapatıyordu. Mehmet tozlu kanepenin üzerine ayaklarını uzattı. Bir iki dakika dinlendi… Ayaklarına karasular inmişti.

-Allah’ım ben ne günah işledim de bu hallere düştüm, karım, çocuğum, eşim dostum herkes terk etti beni. Oysa ki ben ailemi mutlu etmek için yaptım ne yaptımsa… Onlara hep daha güzel bir hayat sağlamaya çalıştım. Neden böyle oldu?, diye kendi kendine düşünmeye başladı.

Aldı kumandayı eline Mehmet, kendini düşünmekten alıkoymak için film izlemeyi düşündü…. Kanallar arasında gezerken daha önce işinin iyi olduğu dönemde hiç seyretme fırsatı bulamadığı çok seyredilen dizilerden birine takıldı… Dizide mafyalar arası hesaplaşmalar söz konusuydu…. Mehmet oldum olası mafyadan nefret ederdi. Ona göre esnaf arkadaşlarının çek kırdırdıkları tefecilerde mafyaydı, dükkanına gelip haraç isteyen sokak serserileri de. İstanbul’dan mal aldığı, açık hesap borç yazıp istediği vade farkını uygulayan toptancılar bile mafyaydı ona göre… Ona göre mafya kötü bir şeydi… Bir yandan seyrediyor bir yandan hayret ediyordu… Mafya diye kötü bellediği adamların dizide hepsinin iyi olduğunu görüyordu.

Bazıları senin benim gibi adam, baksan adam çocukluğunda namusuyla nohut pilav satmaya çalışıyorken geliyor devletin memuru tezgahını dağıtıyor, peki ne istiyor o zabıta? Amaç ne? o da haracını almak istiyor. Mesele bu ve bunu yaparken güç olarak üniformasını kullanıyor… Elin kabadayısı ile devletin memuru arasındaki fark ne? İkiside aynı, ikisi de haraç almaya, haksız menfaat sağlamaya çalışıyor, birinin diğerinden farkı üniforma. Sonra iş değişiyor, haraç vermek istemeyen nohut-pilavcı gün geliyor mafya oluyor, zorla başkasından haraç almaya başlıyor…

Mafya ile bankalar arasında da benzerliklerin olduğunu düşünür Vatandaş Mehmet, ikisi de aynı tas aynı hamam, şekilleri aynı olmasa da yöntemleri aynı…. Önce insanları kandırmak için kredi kartlarını ballandıra ballandıra reklam yaparak halka dağıt, insanları bankalara borçlandır… Sonra yüksek faizle ana paraları ikiye katlat…. Sonrası nasılsa gelir…. Mafyanın televizyonlarda reklamı yok ki…. Olsa nasıl olurdu acaba reklamları…

- Esnafa yüksek faizle borç verilir, BANKREPO.

- Çek - senet kırdıracaklar bize gelsin.

- Aylık şu kadar faizle borç verilir, TEFEBANK… Halkın parasını gasp eden mafya ile bankalar arasında ne fark var… Tek fark tefecilerin işi resmileştirebilecekleri bir TEFEFİNANS – KARDREPO gibi isimli bir kredi kartları ve bankaları olmayışı, bir de tefecilerin vergi ödememeleri, fatura kesmeleri o kadar gerisi aynı.

Düşünürsek tefecilerin ve mafya mensuplarının da mesleki kazançları resmiyete bağlanabilir, kazançları gün ışığına çıkarılıp faturalandırılabilir. Diyeceksiniz ki kanunsuz ve kötü iş yapıyorlar. Olsun… Bu ülkede binlerce kadın kötü ve kanunsuz şekilde fuhuştan para kazanıyor ve maalesef devlet bu sektörden vergi alıyor. Yoksa kadın satıcılarının memlekette vergi rekortmeni olmaları nasıl açıklanabilir.

Durum böyleyse tefecilerde, kırdıkları çeke, senede, tahsil ettikleri bonolara elde ettikleri kar kadar fatura kesebilmeli ve vergi ödeyebilmelidir.

İddia ediyorum ki, mafyanın karı Türkiye’nin tüm işadamlarının karından fazladır, ve mafyacılar kesin vergi rekortmeni olurlar. Devlet bu sektörü atlamamalı, vergiye tabi tutmalıdır.

 

Bütün filmlerde mafya

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı