Hem Nostaljik hem de Güncel bir Kartzede Hikayesi...

2014-06-20 21:46:00
1.KARTZEDE MEHMET

Mehmet kendi halinde çalışan orta gelirli bir esnaftır. Geçimini ilçe merkezinde açtığı küçük bir dükkanda sağlamaktadır… Ecevit hükümeti sonrasında yaşanan ekonomik krizde işleri bozulur… Bir yandan ülkesinin düştüğü duruma üzülmektedir. Bir yandan da kendi düştüğü ekonomik problemlere üzülmektedir. Gitgide işler kötüler… Sağdan soldan borç bulmaya çalışır, ama nafile… İş yapamasa da, geliri artmasa da, giderdi artmaktadır… Dükkan kirasının günü gelir. Mehmet’in boynu öne düşer, Çalışıp kazanamadığı halde masrafları artmaktadır…. Gün gelir vergi isterler, gün gelir muhasebe parası elektrik parası su parası telefon parası, evin nafakası, sigara parası….. Mehmet’in karı kız ayağıda yoktur, evden işe işten eve gitmektedir….

Çocukluk Arkadaşı yeni moda deyimiyle kankası İsa gelir bir gün, Mehmet’in işyerine. Mehmet sıkıntısından dert yanar. Maksadı borç istemek değil dertleşmek istemektedir,…. Ama artık kimse kimsenin derdini dinleyecek halde değildir.. Her gün gördüğü kankası bile ona “borç istersen veremem” diyerek lafı ağzına tıkar…. Oysa hayatında hiçbir kimseden borç istememiş hatta vermiştir. Arkadaşı “git bankadan iste, baksana peynir ekmek gibi kredi kartı dağıtıyorlar, git bir kart al, esnafsın, gelirini yüksek göster limitini fazla versinler. Hem borçlarını ödersin, hem de ondan bundan borç istemek zorunda kalmazsın der” Çaresizdir Mehmet, ne yapsın… arkadaşının sözlerini üzülür ama şeytan kafasına bir fikir sokmuştur bir kez….

Önünde başbakanına yazar kasa atan eylemcinin haberinin bulunduğu gazete haberi vardır…. İçinden Allah’ım bizi bu duruma düşürme, ele güne karşı rezil etme diye dua etmektedir…

Ama bir yandan düşünmektedir. Evet onunda bir kredi kartı olmalıdır… Öyle ya diğer esnaf arkadaşlarının hepsinde kredi kartı vardır…. Hatta ona hava atmaktadırlar…

-Benim kartım Premium, Kadir abimin gibi.

-Oğlum bende goldkart var senin kartın ne?

-Yakında bizde peruk takacağız mı? Lan Mehmet”

gibi cevaplayamadığı sözler kulağındadır…. En sonunda böyle düşüne düşüne bir bakar ki bir gün banka şubesinin önündedir.

El mahkum girer içeriye… titrek bir ses tonuyla:

-Kredi kartına nasıl alınır?Nereye başvurmam gerekir? diye sorar…

Banka memuru kendine bir kağıt uzatır… birkaç soru sorarak formu doldururlar…

- Kimlik bilgilerin

- Mehmet Öztürk

- Ne iş yapıyorsun.

- Esnafım. Bak şuraya yazacaksın.

- Ayda ne kadar kazanıyorsun.

- Onuda şuraya yaz..

- 3 milyar, derken ulan 3 milyar kazansam ne işim var burada der kendi kendine, ama duyduklarına göre kazancının birkaç mislini söylemesi gereklidir ki kredi kartını alabilsin.

Banka memuru sorar

 

Araban var mı,

Evin var mı,

Eşin çalışıyor mu?

 

Mehmet ardı ardına gelen soruları cevaplar, basar imzayı çıkar…

Çıktıktan sonra yolda giderken “zaten vermezler, boş ver formu doldurmaktan ne çıkar ki” diye düşünerek evin yolunu tutar….

Gel zaman git zaman Mehmet’e kredi kartı gelir… Al sana kart hem de limit 3 milyar…. Mehmet başlar kullanmaya… Markete gider cırt çeker kredi kartını, malzeme almaya gider cırt çeker kredi kartını. Gayet iyi götürmektedir işi…. Kredi kartından para çeker… iş yapar sonra geri öder…. Bir iki ay sonra başka bir bankadan da kendi adına düzenlenmiş bir kart gelir….. O kartın da limiti 3 milyardır….Mehmet bankayı arar kendinin bir talebi olmadığını bildirir. Kullanmam ama kenarda dursun lazım olur, diye de iade etmez, kredi kartını almış bulunur. Kendine güveni az biraz artmıştır bu sayede, “Demek ki kredim banka nezdinde iyiymiş, yahu baksana bankalar kuyruğa girdi, ister misin başka kartlarda gelsin… Eh kaç yıllık esnafsın şunun şurasında… sana vermeyeceklerde kime verecekler krediyi, kartı lan Mehmet!” der kendi kendine aynaya baktığında, kendini kandırmaktadır. Kankası İsa gelir aklına, güvenip borç vermemek için az mı laf etmişti. “Ulan insanlıkta arkadaşlıkta bitmiş be” diye iç geçirdi…

Neyseki kredi kartı vardı, ondan bundan borç isteyeceğine bankadan alırsın, hem geç ödediğinde yüzünü asıp, gücendirici laf etmiyorlar. Tabiki bankalar sıradan orta halli bir esnaf için pek dost canlısı değildi tabi, faizi yeri geldiğinde koyuyorlar ama neyse…

 

Cebinde Master, Haydi Bastır.

Artık iki kredi kartı vardır…. Oda diğer esnaf arkadaşlarına havada atabilecek, ayrıca arkadaşından borç istediğinde terslenmeyecekti…. Artık en yakın arkadaşı İsa değil VISA oldu… Kankası İsa’dan alamadığı borcu bankası kanalıyla VISA’dan MASTER’dan alıyordu.

 

Daha sonraları hükümette meydana gelen patlaklarla, yabancı paraların değeri fırlamış, aynı oranda esnafların borçları artmış, borç harç deryasına düşmüş tüm esnaf gibi Mehmet’te kredi kartıyla borcunu ödeyememeye başlamıştır… Çünkü artık alacak verecek dengesi epey bozulmuştur, işinden kazandığı parayla işini yapabilmek için aldığı malzemeyi ödemesi bile zorlaşmıştır. Artık ipin ucu da kaçmıştır… İş yok para yok, borç çok… İşyeri kirası, ev kirası, ev nafakası, telefon, su elektrik derken kantarın topuzu iyice kaçmıştır. Asgari borç tutarlarını bile ödeyemediği kredi kartı borçları iyice batağa sürüklemiştir Mehmet’i. Sonra aklına hiç kullanmadığı başka bir bankanın kartı gelir… hemen öteki kartla bankadan para çeker, gider önceki kartına borç ödemeye çalışır…. Bu da çözüm olmamıştır….

Günler geçtikçe batmaktadır, Mehmet…. Artık ne borç para kullanabileceği banka kartı ne bir yakını vardır…. Zaten içine kapalı Mehmet iyice çaresizlik içine itilmiştir.

Sadece Mehmet mi, çevresinde de bu şekilde bir çok kişi duymuştu. Ama Mehmet kendini suçluyordu…. Kendi gidip başvurmuştu… Kendi istemişti… Bazen düşünüyordu bir çok insan aynı durumda olduğuna göre sadece kendi suçlu olmamalıydı…

Ortada bir suç varsa bütün taraflarda suç olmalıydı…. Asla kredi kartı veren bankanın suçlu olabileceğini düşünmüyordu…. Niye bu hale düştüm diye düşünürken hep kredi kartlarını nerde harcadığını düşünüyordu…. Karısını düşünüyordu, nasılsa kredi kartıyla diyerek aldıkları, markete girdiklerinde gereksiz aldığı bir sürü malzeme aldırttığını.. Çocuğu mutlu görebilmek için marketten aldığı çikolatalar, oyuncaklar bile gözünde büyüyordu… Kendisi için aldıklarını da hesaba kattı…. Daha çok iş yaparım diye kredi kartıyla dükkana epey malzeme almış… Bunlarla iş yapıp satmıştı… Ama yanlış hesap yapmış… Sattığı malların paralarının bir kısmını tahsil edememişti. Tahsil ettiği kısımlar ise borçları kapamaya yetmiyordu. Olsundu… biraz daha idare derim müşterilerimi diye düşündü… O ayki kiraları, elektrik su telefon gibi genel giderleri yine kredi kartından çekip kullandı… zaten geçen asgari ödemeyi zorlukla yapmıştı…. Kredi kartı nakit kullanımına kapatılmış…. Parayı elden malzemeciye vereceğine kredi kartını açtırmış, malzemeyi kredi kartıyla almıştı….

 

Öyle ya kredi kartıyla alış veriş yaptığından beridir malzeme aldığı toptancı daha bir itibarlı davranıyor, ne isterse hemen veriyordu… Ticari itibarı artmıştı Mehmet’in!… Yada kendi öyle sanıyordu…. Artık ne alsa kredi kartıyla ödüyordu…. Ayrıca bu şekilde bankaya verdiklerinin bir kısmını denizdeki kum misali de olsa geri aldığını da düşünüyordu…. Mehmet kredi kartıyla alışveriş yaptıkça kartı puan topluyor, puanlar karşılığında hediye alabiliyor veya alışverişlerinde kullanabiliyordu. Sözüm ona bedavaydı. Bilmiyordu ki ona verilen o puanlar alışveriş edilen yerlerden kesilen komisyonlardan idi. Hangi banka bedava puan, bedava hediye, cebinden kredi vermiş. Arkadaşının biri akıl vermişti:

-Puanları harcama lan Mehmet, biriksin, kartın yükselir belki Premium veya Goldkartın olur, diye akıl veriyorlardı….

Her söylenene inanıyordu, nasıl inanmasındı ki, hayatında ilk defa kredi kartı kullanıyordu…

Ne zaman kullansa içinden bir köşesi hep pişmandı. Artık gırtlağına kadar kredi kartı borcu ve faizine batmıştı. İçinden de sık sık “Allah’ım beni affet” diye dua ederdi. İnançlı adamdı Mehmet. Faizin haram olduğunu biliyordu. Ama bir kere kapılmıştı bu girdaba. Kurtulmaya çalışıyordu. Kurtulmaya çalıştıkça daha dibe batıyordu. Günler geçtikçe omuzlarındaki borç yükü artıyordu.

Her gün işyerinde, her gece evde bunu düşünüyordu. Kredi kartlarına olan borcunu ödemeye çalışıyordu kendince. Bu seferde malzeme alamaz olmuştu. Müşterilerinden aldığı paralarla hayatını devam ettireceğini kart borcu ödemeye çalışıyordu…

 

Artık iki yakası bir araya gelmiyordu bir türlü. Önce evinden çıkarıldı. Kayın validesinin evine yerleştiler. kısa bir süre için diye düşünüyorlardı. Ama epey uzamıştı. Her akşam karısının suçlar bakışlarına ve sözlerine maruz kalıyordu. Araları açılıyordu. Tek suçlu Mehmet imiş gibi davranıyordu. Kayınpederi manalı manalı süzüyordu Mehmet’i. Sağda solda kızını Mehmet’e vermiş olmanın pişmanlığını anlatıyordu. Kızının Mehmet’i aşırı harcamaya yönlendirdiğini ise saklıyordu. Artık olan olmuştu Mehmet’e. İş yeri kirasını üç aydır vermiyordu… Dükkan sahibi ile tatsızlık yaşamış, kavga etmişti. Yıllardır çevre yaptığı, iş yaptığı gününe gün kirasını ödediği işyerinden de artık çıkarılmıştı…. İlçe merkezine daha uzak bir yerde daha köhne, daha ufak ama daha az kiralı bir yere geçmişti…

Türk insanına has bir duyguyla bu işten ufak bir kar bile hesaplamıştı. Aradaki kira farkını borçlarına kaydırabilirdi. Çok büyük farkmış gibi. Devede kulak gibi hesap.

İşler iyice sarpa sarmıştı. Karısı ile her akşam kavga ediyordu, karısı ona sende erkek misin diyordu, annesinin babasının önünde, Mehmet de zıvanadan çıkmış bir şekilde karısına bağırıyordu. Kendisinin borca ittiğini anlatmaya çalışıyordu. Ama karşısında babasının evinde kendini garantide gören, saldırdıkça saldıran bir kadın duruyordu. Ne yapsındı, karısını da seviyordu aslında, ama durum ortadaydı. Kayınpederin evinde oturarak karısıyla düzgün bir aile hayatı yaşaması imkansızdı artık. Gidip ufak bir göz oda tutmuşlardı. Kart borcu dolayısıyla daha önce zaten bir çok eşyasını icraya kaptırmıştı. Zaten yakayı kaptırmıştı bir kere.

Ama borcuna sadıktı. Çevresinde de öyle biliniyordu. Utana sıkıla bankaya gitti.

Kredi kartı borçlarını ödeyemediğini… Zor durumda olduğunu, eşiyle boşanmak üzere olduğunu, çocuğunu okuldan aldığını işyerinin zaten batmış olduğunu, yeni işyerinde günü kurtarmaktan başka bir şey yapmadığını… kendilerinin bir çözüm sunup sunamayacağını öğrenmek üzere müdüre çıktı. Oysaki bankaları sevmezdi… bankaların o soğuk yüzü ile kader onu karşı karşıya getirmişti. Artık sevmek zorunda idi. Günler uzuyordu artık ona yıl gibi geliyordu. geçen her saniye ondan bir şeyler götürüyordu, nasıl götürmesindi. O her saniye artan faizleri düşünüyordu. Bu düşüncelerle çıktı merdivenleri bankanın üst katına müdür odasının kapısındaydı. Sıranın kendine gelmesini bekliyordu. Müdür yanındaki kişiyle kredi kartı borçları konusunda konuşuyordu. Mesele aynıydı. Mehmet artık bundan başka konu kalmadı memlekette diye düşünüyordu…

Müdürün yanındaki adam banka müdürüne anlatmaya çalışıyordu:

“Ocağım battı, evim söndü müdürüm, bu borçları nasıl öderim, ne işim var ne de param, satacak hiçbir şeyim yok, bir kuru maaş, devletin verdiği üç beş kuruş oda evin nafakasını karşılamaktan aciz… İnanın işten çıkınca başka yerde çalışmaya gidiyorum ama ne yapsam denkleştiremiyorum müdür bey, kafayı yemek üzereyim, cinnet getirmeme az kaldı.” diyor ve konuşmaya devam ediyordu. Mehmet önceleri dinliyordu sonradan dinlemekten vazgeçti, dinledikçe hem o kişi için üzülüyordu hem de o kişiyle kendi kendini kıyaslama yapıyordu…

“Demek ki bir çok insan aynı durumda, sadece ben değilim, ama niye böyle oldu… suçumuz neydi ki?” diye düşünüyordu…

Müdür yanındaki adama:

-Necati Bey kardeşim; Almışsınız kredi kartını, düşünmeden harcamışsınız, gelmiş bankayı suçluyorsunuz, biz size kredi kartı verdik, tamam ama, siz alın biz ödeyelim dedik mi? Yok öyle bir şey. Kredi kartıyla hiç olmayacak şeyler almışsınız, bahçe merdiveni bile almışsınız, eşinize aldığınız hediyeleri ben kendi eşime 5 senede almadım. Bilinçsizce kullanmışsınız kartınızı” diyordu.

 

Adam karşılık olarak

-Müdür bey, iyi de siz kartı verirken daha önce kullanmadığımı bilmiyor muydunuz? Biliyordunuz tabi ki, tamam biz yanlış kullandık, ama sizde hiç şöyle kullanın böyle kullanın demediniz ki sayın müdürüm, sizin memurlarınız sadece geciken ödemeleri yapmamız için aradılar, Cep telefonuma gelen mesajlar sadece ödeme yapın uyarılarıydı… evime gelen ekstreler de sadece ödemem gereken bir ton borç yazılıydı. Asgarilerimi ödeyemediğimde yine evime gelen kağıt ihbarnameydi. Bu kart sizin icadınız bizim değil, tabi ki nasıl kullanılacağını öğretmeniz lazım. Ben icat edip satsaydım kullanma kılavuzunu yanında verirdim sana.” diyordu adam.

Durdurabilene aşk olsun, dur durak demeden adam ağzına geleni söylüyordu. Mehmet adamın televizyonda son zamanlarda çok fazla izlenen dizilerden etkilendiğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.

-Tabi sizin bu işten zararınız yok, aynı IMF ‘nin Türkiye’yi sömürdüğü gibi siz bankalarda bizi sömürüyorsunuz. Bu işte IMF ile mi Amerika ile mi ortaksınız. Ve bu işin size hiçbir maliyeti yok. Ne iş be. Ohh. Önce kemiği köpeğin önüne atar gibi, posta kutularımıza başvuru yapmadan gönderdiniz, iş yerlerimize kartları gönderdiniz, alışveriş yaptığımız her yerde kart sahibi olmamız için her türlü yolu denediniz, sonuçta başardınız ve bizim bankalarınıza borçlanmamızı sağladınız…. Bu işten tek zararlı çıkan biz vatandaşlarız belki ama kazançlı tarafta sadece siz yoksunuz… Siz ve sizin gibi bankalar kanaatimce kökü dışarıda firmalara aracılık ediyorsunuz… Yoksa kendi paranızı kredi olarak verseniz bu kadar kolay kredi kartı dağıtmazdınız, başkasının parasını başkasına borç veriyorsunuz… dolayısıyla borçlandırmak için bilerek kredi kartı veriyorsunuz… borçlansınlar ki ödeyemeyip daha çok faiz ödeyerek size daha fazla para kazandırsınlar, işte bu sebeple sizde suçlusunuz, suça teşvik etmek gibi bir şey, kanunlara göre suç işlemek kadar suça teşvik etmek, uygun ortam hazırlamak ta suç değil mi…

Müdür adama dönüp;

-O zaman sen git birini öldür, sonra silahı yapan fabrikanın sahibini içeri tıkalım, bunu mu demek istiyorsunuz?

Adam Müdüre:

-Müdür bey, silah yapan adam silahı savunmak için yaparsa suç olmaz, ama silahların kullanılması için insanları birbirine düşürürse bozgunluk çıkarırsa suç olur, senin o dediğini Amerika yapıyor… Silahı yapıyor, sonra sattığı ülkeleri birbirine düşürüp kullandırtıyor. İşte o zaman suçlu oluyor… Sizin kartlarınız aynı etkiye sahip, hatta aynı Amerika’nın icadı… Sizde kartları üretip pırasa gibi dağıtıyorsunuz… Yoksa Amerika mı dağıtın diyor size, Sonra kartlarınızın kullanılması için, iştiraklerinizden, anlaşmalı mağazalardan, alışveriş merkezlerinizde, süper-hiper marketlerde, kredi kartlı alışverişlerinizde, iskonto, taksit, taksit atlat, bugün al birkaç ay sonra ödemeye başla gibi slogan ve reklamlar kanalıyla halkın elindeki kartları kullanmalarını sağlıyorsunuz.. İşte bu da sizin suçunuz. dedi bir an durakladı düşünde öfkeliydi, sonra kaldığı yeri hatırlamış gibi devam etti:

-Her gün kredi kartı borcu yüzünden intihar eden, karısını, çocuğunu öldüren insanlar okuyoruz gazetelerden… Evine haciz gelen insanları okuyoruz… Ama kredi kartına borç yaptıran banka müdürlerinin vicdan azabı duyup intihar ettiğini duymazsınız… Fakir ve yoksul bir halkın, zoraki girdiği borcu nedeniyle ödediği faizlerden aldığı gelirle çocuğunu okutan, ailesini konforlu bir hayat yaşatan bankacıların itiraflarını duymazsınız… Bu ülkede kanun güçlüden yana müdür bey, hangi avukat, hangi hukukçu buna duyarlılık göstermiş, hangi bankacı, hangi banka müdürü televizyona çıkıp konu hakkında bir iki laf etmiş…. Kaçıyorsunuz kameralardan, kaçın bakalım… Kaçmanın da sonu gelecek! Neden.? Neden beni ısırmayan yılan bin yaşasın diyorsunuz… Kredi kartı yalanı bir gün sizi de ısıracak müdür bey… Bu lafımı unutmayın.

Mehmet pür dikkat kesildi… Müdürün yanındaki adamın söyledikleri aklını karıştırmıştı… Oysaki sadece tek suçlu olarak kendini görüyordu… Ama adam bankalarında suçlu olduğunu, hatta bankaların dışında başka kuruluşlarında daha da öteye giderek başka ülkelerin bile bu işte parmağı olduğunu söylüyordu…

Sonra adam jet gibi hızla ve sinirle çıktı müdürün yanından…

-Bu iş böyle gitmez müdürüm, vebal altındasınız, bir gün sizde kendi payınıza düşen suçun cezasını ödersiniz, size bir gün yaptıklarınızı ödetecek birileri çıkar, bunu böyle bilin? Milletin parasını elin gavuruna yedirmeyin! diyerek söylene söylene gidiyordu…

Mehmet adamın arkasından bir müddet baktı. Neden sonra müdürün sesiyle geri dönüp çekine çekine müdürün yanına vardı.

Müdür önceki konuşmanın sertliğinde bir ses tonuyla: -Buyur sen ne istiyorsun? dedi kaba bir ses tonuyla. Ama alınmadı Mehmet, ne de olsa borçluydu ve güçsüz konumdaydı. Türk insanının özelliğiydi, borçlu kişiler alacaklısının karşısında her zaman güçsüz, sessiz kalırdı hele de dürüst ve namuslu ise insan.

-Müdür bey sizinle kredi kartı borçlarım konusunda konuşmak istiyordum, diyebildi sadece.

-Alıyorsunuz kartları, ödeyemiyorsunuz, sonra hop müdürün yanına, ben mi ödeyeceğim kardeşin borçlarınızı burası benim değil, diyerek azarladı…

-Kaç para kredi kartı borcunuz var beyefendi? diyerek sordu Mehmet’ borcunu.

-20 milyar oldu şimdilik, dedi.

- Ödeyemiyorum… Bize bir kolay yol bulabilir misiniz, ne yapayım nasıl yapayımda bu borcu ödeyeyim. dedi, Mehmet.

-Bak kardeşim, bu borç öyle asgariyle üç beş yüz milyon ödemekle bitmez, bak bilgisayara, asgarileri ödemişsin, daha doğrusu ödemeye çalışmışsın, asgari ödemelerini bile iki üç parçada yapmışsın. Böyle ödeyerek bu borç 10 yılda ödenir ve 10 katına çıkar… Bilesin.

-Bende onu diyorum müdür bey.. ne yapsakta daha kısa zamanda ödesek bu borcu. Evimiz barkımız dağıldı bu yüzden… satacak bir şeyimiz de yok ki… olsa.., derken müdür bildik ses tonuyla;

-Tamamda…. Nasıl ödeyeceksin. Paran yok… Satacak bir şeyin yok…. Bak kardeşim bu kartlar yüzünden bizi de zarara sokuyorsunuz…. Tepedekiler al parasını, al evini, al nesi varsa diyor anlamıyor musunuz… Sizde gelip benden kolay yol istiyorsunuz… bana diyorlar ki ‘nasıl verdiysen paraları git öyle geri al’ Ne yapayım sizin borcunuzu ben mi ödeyeyim… nasıl aldılarsa öyle ödesinler diyor yukarıdakiler... Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal, benim yerime koy bir de kendini, der ve devam eder…

-İsminiz ne” diye sorar.

-Mehmet, Mehmet Öztürk,” diye cevaplar…

-Bir bakalım bilgisayardan, kredi kartınızı hala kullanıyor musunuz?, der bilgileri ekrana girerken.

-Hayır, kullanıma kapalı.

-En son ne zaman ödeme yaptınız

-2 ay kadar önce, 800 milyon” der. Mehmet utana sıkıla..

Müdür önündeki ekrana bakarak konuşmaktadır… Mehmet’e taraf hiç bakmaz, hiç göz göze gelmezler…. Sanki müdür göz göze gelmemeye özen göstermektedir. Mehmet kendini canlı bir ATM makinesi önünde gibi sanır.

Müdür devam ederek:

-Bakın Mehmet Bey, şimdi sana bir yol açacağım… Şimdi senin borcunu Tüketici kredisi vererek 1 seneye yayalım… Kredi kartı faizinden daha düşük bir faizle ödersin… Daha doğrusu ödemeye çalışırsın…. Nasıl ödersin onu da bilemem. Yarın gelmen lazım, sana getirmen gereken evrakları yazayım… Onları tamamla…Gelirken yanına da 1 milyar bulda gel… Borcunu bitirirsen yine kredi kartı sahibi olabilirsin…. Hem artık nasıl kullanılacağını öğrenmiş oldun…”

-Evet 20 milyara aldığımız bir ders, der Mehmet kapıdan çıkarken kendi kendine alçak sesle.

Mehmet bankanın kapısından çıkar, dikilir ve dönüp bakar kapısından içeri bankanın.

Yarına kadar 1 milyar bulması gerekmektedir. Önce esnaftan iş yaptığı arkadaşlarına gitti, gezmedik, çalmadık kapı bırakmadı ama nafile, kimse zırnık koklatmıyor… Sonra alacaklı olduğu aylarca alacaklarını alamadığı ama mal verdiği müşterilerine gitti ama sonuç yine fos…. Gittiği her yer, herkes hemen hemen hepsi devlet memuru kesilmiş

– Bugün git yarıngel!... Yok yok hiç gelme. diyorlardı sanki. Düşenin dostu yoktu. Son çare olarak yıllarca tanıdığı çocukluk arkadaşı kankasının yanına gitti….. Vermeyeceğini bile bile… Sonuçta da öyle oldu…

-İsa kardeş, kaç yıllık dostumsun, hatta kankayız, durumum çok kötü biliyorsun, zaten duymamış olamazsın. Herkes biliyor kartlar yüzünden başımı yaktığımı. Yardımını istiyorum, banka müdürüyle görüştüm, kredi kartı borçlarımı yeniden yapılandıracaklar, tüketici kredisiyle kapatacağız… Yalnız yarın belgelerle birlikte 1 milyarda nakit para vermem gerekiyor. Senden bu konuda yardım istiyo…..” derken sözünü yarıda kesti İsa:

- Kankayız dedikse, bankayız demedik kardeş. Ben banka değilim Mehmet. O kadar uzun boylu da değil, sana bu kadar parayı nerden vereyim, olsa vermez miyim? Hem versem de karım beni öldürür biliyorsun. Kayın pederin ne güne duruyor, satsın evin birini borcunu ödesin, zaten kızı yüzünden yapmadın mı o kadar borcu, diyerek kapıyı gösterir.

Mehmet 3 gün önce karısı ile kavga etmiş, bu yüzden karısı çocuğunu alıp annesinin evine taşınmıştır. Küçücük evinde bir televizyon bir de mutfakta bir iki parça eşyası vardır. Akşam olmak üzeredir, bu kafayla da iş yapılmaz ki diye düşünerek işyerine gitmek istemez. Mehmet yılgın, yorgun, bezgin bir halde erken erken evinin yolunu tutar…. Yolda esnaftan borçlu olduğu toptancı Musa Bey’le karşılaşırlar. Musa Bey:

-Ooo, Mehmet, bakıyorum, terk ettin bizim oraları, zengin muhite taşınmışsın diye duyduk. İşlerinde iyidir herhalde… Ödersin artık şu bizim borcu… Kaç ay oldu be Mehmet, sen bu hale düşecek adam mıydın? Aslında bilirim iyi bir insansın… Ama hep senin karın yüzünden… Ne idim değil ne olacağım demeli insan, diye alaylı bir şekilde Mehmet’le ayak üstü konuştu. Ne konuşabildi, ne karşılık verebildi. Yutkundu Mehmet, Boynunu önüne eğdi. Borçlu ve güzsüzdü. Alçak tonda ve ağlamaklı bir sesle:

-Yakında ödeyeceğim, İnşallah” diyebildi, zorlukla.

Evine az kalmıştı. “kimseyle karşılaşmadan eve kapağı atsam” diye iç geçirdi. Nitekim öyle oldu. En sonunda eve kapağı attı. Her zamanki alışkanlıkla zile bastı, bir daha bir daha bastı. Tabi ya evde kimse yoktu, nasıl unutmuştu. Cebinden anahtarları çıkardı. Dükkanın anahtarları arasından evinin anahtarını buldu, kapıyı açıp girdi… Boş odada bulunan bir sandalye üzerine ceketini fırlattı. Odada tek tük eşya vardı, bir tahta masa, bir de kanepe. Pencerede perde bile kalmamıştı, eski tüller ve camdaki tozlar kapatıyordu. Mehmet tozlu kanepenin üzerine ayaklarını uzattı. Bir iki dakika dinlendi… Ayaklarına karasular inmişti.

-Allah’ım ben ne günah işledim de bu hallere düştüm, karım, çocuğum, eşim dostum herkes terk etti beni. Oysa ki ben ailemi mutlu etmek için yaptım ne yaptımsa… Onlara hep daha güzel bir hayat sağlamaya çalıştım. Neden böyle oldu?, diye kendi kendine düşünmeye başladı.

Aldı kumandayı eline Mehmet, kendini düşünmekten alıkoymak için film izlemeyi düşündü…. Kanallar arasında gezerken daha önce işinin iyi olduğu dönemde hiç seyretme fırsatı bulamadığı çok seyredilen dizilerden birine takıldı… Dizide mafyalar arası hesaplaşmalar söz konusuydu…. Mehmet oldum olası mafyadan nefret ederdi. Ona göre esnaf arkadaşlarının çek kırdırdıkları tefecilerde mafyaydı, dükkanına gelip haraç isteyen sokak serserileri de. İstanbul’dan mal aldığı, açık hesap borç yazıp istediği vade farkını uygulayan toptancılar bile mafyaydı ona göre… Ona göre mafya kötü bir şeydi… Bir yandan seyrediyor bir yandan hayret ediyordu… Mafya diye kötü bellediği adamların dizide hepsinin iyi olduğunu görüyordu.

Bazıları senin benim gibi adam, baksan adam çocukluğunda namusuyla nohut pilav satmaya çalışıyorken geliyor devletin memuru tezgahını dağıtıyor, peki ne istiyor o zabıta? Amaç ne? o da haracını almak istiyor. Mesele bu ve bunu yaparken güç olarak üniformasını kullanıyor… Elin kabadayısı ile devletin memuru arasındaki fark ne? İkiside aynı, ikisi de haraç almaya, haksız menfaat sağlamaya çalışıyor, birinin diğerinden farkı üniforma. Sonra iş değişiyor, haraç vermek istemeyen nohut-pilavcı gün geliyor mafya oluyor, zorla başkasından haraç almaya başlıyor…

Mafya ile bankalar arasındade benzerliklerin olduğunu düşünür Vatandaş Mehmet, ikisi de aynı tas aynı hamam, şekilleri aynı olmasa da yöntemleri aynı…. Önce insanları kandırmak için kredi kartlarını ballandıra ballandıra reklam yaparak halka dağıt, insanları bankalara borçlandır… Sonra yüksek faizle ana paraları ikiye katlat…. Sonrası nasılsa gelir…. Mafyanın televizyonlarda reklamı yok ki…. Olsa nasıl olurdu acaba reklamları…

“Esnafa yüksek faizle borç verilir, BANKREPO.

-Çek - senet kırdıracaklar bize gelsin.

-Aylık şu kadar faizle borç verilir, TEFEBANK… Halkın parasını gasp eden mafya ile bankalar arasında ne fark var… Tek fark tefecilerin işi resmileştirebilecekleri bir TEFEFİNANS – KARDREPO gibi isimli bir kredi kartları ve bankaları olmayışı, bir de tefecilerin vergi ödememeleri, fatura kesmeleri o kadar gerisi aynı.

Düşünürsek tefecilerin ve mafya mensuplarının da mesleki kazançları resmiyete bağlanabilir, kazançları gün ışığına çıkarılıp faturalandırılabilir. Diyeceksiniz ki kanunsuz ve kötü iş yapıyorlar. Olsun… Bu ülkede binlerce kadın kötü ve kanunsuz şekilde fuhuştan para kazanıyor ve maalesef devlet bu sektörden vergi alıyor. Yoksa kadın satıcılarının memlekette vergi rekortmeni olmaları nasıl açıklanabilir.

Durum böyleyse tefecilerde, kırdıkları çeke, senede, tahsil ettikleri bonolara elde ettikleri kar kadar fatura kesebilmeli ve vergi ödeyebilmelidir.

İddia ediyorum ki, mafyanın karı Türkiye’nin tüm işadamlarının karından fazladır, ve mafyacılar kesin vergi rekortmeni olurlar. Devlet bu sektörü atlamamalı, vergiye tabi tutmalıdır.

 

Bütün filmlerde mafyanın adamları hep aynı senaryoyu oynar…. Güç yetirebildiklerinden haraç alırlar, sonra simitçiye, fakire bol keseden iane keserler… Esrarı, eroini ve her çeşit zararlı malı satıp halkı ölümün soğuk kollarına atarlar, kazandıkları paralarla fakirin gözünü açtırıp, sözüm ona bayramlarda kurban keserler…. Gazetelerde gün geçmiyor ki uyuşturucudan ölen gençlere ait, kapkaçcı çetelerinin kurbanlarına ait haberler çıkmasın.. Hepsi mafyanın işi.

Bankalar bedava chippara, puan, bonus dağıtırlar, dağıttıkları paraları, işletmelerinin gelirlerine ortak oldukları insanlardan sağlarlar. Başkasının parasını başkasına borç verirler, elde ettikleri karlardan daha başkalarına kredi verirler…

Tefeci insana borç verir, vade verir, para verir… Ödenmezse ayağına veya kafasına sıkar…

Banka da borç verir, vade verir, para verir…. Ama zamanında ödenmezse faiz yazar, evini bozar, yuvanı bozar, işini bozar, hayatını bozar… Tefeciden daha zalim daha acımasızdır… Bütün bunları yaparken kanunun kendine tanıdığı hakları kullanarak yapar. Avukat tutar, hukuku kullanır. Yaptıkları yasaldır.

Mehmet karışık duygular içindedir… Aklından geçenlere kendide inanmamaktadır… Aslında bugüne kadar hiç düşünmemişti. Belki de bankaya gideceğine Tefeci Topal Hüseyin’e gitse daha iyi olacaktı… Hep duyardı şu kadar faizle senet-bono kırdığını, filancanın çekini kırdırdığını, komşusunun araba alırken parayı Topal Hüseyin’den aldığını da duymuştu, ama gitmezdi… Demek ki tefeciler ev kredisi – araba kredisi de veriyorlarmış… Şimdi düşünüyordu… Keşke bankadan kredi kartı alacağına, tefeciden borç alsaydım diye…

Filmde mafya rolünde oynayanlar hep ailelerine karşı son derece sevecen, sevgi dolu sorumluluklarına sahiptiler, küçük çocukları öldürmüyorlar, kadınlara kurşun sıkmıyorlar, zayıfı koruyorlardı…. Ama haraç topladıkları kişilere karşı son derece katı ve son derece hınçla doluydular. Birbirlerine karşı hep şüpheci tavırlarla yaklaşıyorlardı.

Filmdeki olaylar işyerinde bir dergide okuduğu aklına yazdığı bir hikayeyi hatırlattı.. Hikaye Hz. Mevlana’yı konu ediyordu...

Hz. Mevlana yanında biriyle yoldan yürümektedir hikayede… İleride bir sürü sokak köpeği bir arada yatmaktadır…Mevlâna’nın yanındaki görüntüyü gördükten sonra Mevlâna’ya dönerek sözde bilgiçlik taslar:

“-Mevlana Hazretleri, görüyor musunuz şu sokak köpeklerini, her cinsten, her renkten köpek var, kimi küçücük fino köpeği, kimi kocaman iri yapılı köpek… Ama bakın hepsi barış içerisinde, huzur içerisinde aynı çöplükte kardeşçe yatıyorlar. Keşke biz insanlarda bu köpekler gibi olabilsek,der.

Mevlâna’da adama dönüp:

“Onları biraz daha yakından tanımak istersen, aralarına bir parça kırmızı et atman yeterli olacaktır. O zaman onların birbirleriyle ufacık et parçası için nasıl savaştıklarını, hırslarından et parçasını da unutup vahşileştiklerini ve diğer ufak köpekleri nasıl parçaladıklarını, ve onları yediklerini göreceksin” dedi.”

 

İnsanın işi gücü olmalıdır. İşi olmayan insan, işi kötü olan insan, elinde meşgalesi olmayan insan, düşünür…Düşünen insan kendine başka işler edinir… Filmde de benzer şekilde olaylar izler Mehmet. Adamın biri çıkar kendi kendine yok ben mafyayı dağıtacağım, hepsinin kökünü kazıyacağım gibi düşünür insanlar filmlerde gördüklerini gerçek ve gerçek hayatta yapabileceklerini sanırlar. Tıpkı bir sinemaya girip çok aksiyonlu bir filmin etkisinde kaldıktan sonra sokağa çıktığında, seyrettiği filmin kahramanlarıyla kendini özdeşleştirip adımlarını atma şeklinin bile hafiften değişmesi gibi.

Mehmet ertesi gün tekrar borç para bulmaya çalışır ama bulamaz, hiç kimse ona güvenip 1 milyar vermez… Oysa insanlar borcu olan insanlara yardım etmeliler diye düşünür… Ama insanlar artık değişmiştir. Tam tersine parası olduğunu gördüklerine ve ödeyebileceklerine inandıkları kimselere borç vermekte, tam tersi paraya ihtiyacı olanlara ise kimse borç para vermemektedir. Onca ekonomik kriz, onca darboğaz, bütün memleket insanlarını perişan etmiş, kimsenin kimseye güveni kalmamıştır. Mehmet ne yapsın eli boştur.

 

Ertesi gün, daha ertesi, ertesi günler bitmez… Gün gelir borcu 60 milyara dayanmıştır… Ve sürekli olarak artmaktadır… Gazetelerde, televizyonlarda konu ile ilgili gelişmeleri izler… Politikacıların, hukukçuların açıklamalarını izler… Hükümetin çıkaracağı yasalardan medet umar Mehmet.. Ama beklenen yasaların hiç biri kartzedelerin ümit ettiği gibi değildir. Bankalar elde ettikleri maliyeti bir kart ve bir formla sıfırdan başlayan tatlı kar elde ettikleri ve devletin mahkemelerini, avukatlarını, savcılarını, icra memurlarını arkalarına alarak fakirleştirilmiş yoksul halka karşı giriştikleri mali çökertme savaşına son vermek istemezler…

Mehmet bunalımdadır… Gördüğü duyduğu hiçbir söz, hiçbir haber onun yarasına pansuman olacak değildir…

Mehmet çok okumuş bir insan değildir… Aklı her şeye ersede, genelde her duyduğuna hemen inanacak kadar saf ve temiz, Türk insanının tipik bir örneğidir…. Bir gün canı iyiden iyiye sıkkındır… Ruhu bedenine fazla, bedeni ruhuna dar gelmektedir… Ruhsal bir arayış içerisindedir… Kalkar gider yukarı mahallelerden birinde bir çay ocağına çay içmeye…. Oturmuş gazete okurken karşı tarafta cami kapısı önünde bekleyen nohut pilavcıyı görür ve aklına seyrettiği mafya filimleri takılır…

Saat öğlen yaklaşmaktadır… Vakit öğlen ezanı vaktidir… Ezan okunur… Mehmet ruhunu ferahlatmak ve dua etmek için abdest alıp camiye gider… Öğlen namazını kılar ve Allah’a dua eder…

Namazdan sonra camiden çıkar.. Cami çıkışında liseden en çok sevdiği öğretmeniyle karşılaşır, en sevdiği ders tarihtir, tarih hocası Sedat beyi görür görmez eline yapışır, elini öper… Epey yaşlanmış olan Sedat beyi

-Hocam n’olur bir çayımı için. diyerek ısrarla çay ocağına götürür. Mehmet’le Sedat Bey çay ocağında sohbet etmektedirler… Bir yandanda ocaktaki televizyondan hükümetin kredi kartı ile ilgili çalışmalarını izlemeye çalışmaktadır…

Sedat Bey öğrenciliğinden Mehmet çok sevmektedir…. Çünkü Mehmet in tarih sevgisini bilmektedir….

-Sen iyi bir öğrenciydin…. Tarih dersinde sınıfın en iyisi sendin…. Sınıfta kimse milli tarihini Osmanlı tarihini bilmezken sen hepsini biliyordun…. Kurtuluş savaşını, yunanlıların ülkemizden nasıl atıldığını denize döküldüğünü kimse düzgün anlatamazken sen hepsini çok güzel bir şekilde anlatırdın.

O sırada bankalar ve kredi karları hakkında televizyondaki hareketlilik üzerine mevzu kredi kartları mevzuna gelir… Sedat hoca epey doludur zaten bu konuda:

-Ah ah nasılda esir aldılar koca memleketi. İki plastik kartla 1000 yıllık memleketin, şerefine, namusuna düşkün borcuna sadık güzelim Türk milletini esir aldılar.

Bu sözleri duyan Mehmet –ki zaten bu konuda yaralı- hemen lafa atlar…

-Nasıl yani hocam, nasıl bizi esir alırlar, der.

 

Hoca başlar anlatmaya:

-Bak olum, iki plastik kart var… biri VISA bir MASTER adında… Bu iki plastik kartla Türk Milletini esir aldılar… Bir nevi kanla, barutla, kurşunla, bombayla esir edemedikleri ülkenin insanlarına iki kartla esir aldılar…. Bak anlatayım istersen ama biraz uzun sürer…

-Anlat hocam sen. Ne kadar sürerse sürsün…

-İyi o zaman, kap ordan iki çay, yalnız çaylar benden…

-Bu kafir milletinin ürettiği bir çok silah vardır…. Bazı ülkeleri silahla bombayla esir alırlar…. Afganistan ve Irak gibi… Bazı ülkelere ise gücü yetmez çevre ülkelere koyduğu üsler yoluyla, ekonomik siyasi ve askeri ablukaya alıp o ülkeleri zayıflatmayı hedefler… Bunun örneği İran ve Rusya’dır… İran ve Rusya’nın bütün komşularında Amerikan Üsleri ve Askerleri vardır….

Bazı ülkeleri de silahla yok edemeyeceğini bilir… Zaten müttefik oldukları bu ülkelerle sözde dostluk ilişkilerinde bulunur. Çin atasözünün “Dostunu yakın, düşmanını daha yakın tut kendine.” dediği gibi… Onlarla ticarette bulunur, askeri ve ekonomik açıdan kuvvetlendirir, aslında kendine bağlar hayati bağlarla.

Bu ülkelere örnekte Japonya ve Türkiye’dir… Amerikanın Pasifik bölgesinde muhtemel en büyük rakibi veya tehdidi Japonya’yı askeri olarak yenemeyeceğini anlayınca, insanlık dışı bir şekilde atom bombası atmak suretiyle bir nesli yok etmiştir… Sonrasında Japonya’nın savunmasını üstlenmiş, ekonomik olarak kalkındırmış, Amerikan kültürünü ve alışkanlıklarını Japon hayat tarzına yerleştirmiş bir anlamda bir rakibini diskalifiye etmiş benim görüşüm. Japonya’nın yerini Kore aldı yalnız. Amerika’nın Uzakdoğuda ki belalısı.

Türkiye ise tamamen farklı bir ülke… Batılı emperyalist devletler Türkleri silahla yenemeyeceklerini Çanakkale’de öğrenmişlerdir… Bakma sen Colin Powell’in “Çanakkale Geçilmez” sözünü alaylı bir şekilde söylemesini. Firavun’un ben Allah’ım, demesi gibi bir öykünme, böbürlenmeden ibaret.

Bugün gene gelseler, hepsi gelseler gene havalarını alırlar… Yine Türk Milletinin cevabımız aynı olacaktır… “Geldikleri gibi giderler”, ”Çanakkale geçilmez” Bunu biliyorlar…

Sonra ne yaptılar biliyor musun? Ecevit hükümetini başımıza bela yaptılar… Onu sahte bir operasyonla halkın gözdesi yaptılar ve halkın sevgisini kazanan Ecevit ve partisi iktidara geldi…

Mehmet Sorar:

-Anlamadım hocam, nasıl yani…Amerika’nın Ecevit’e zaten Kıbrıs harekatından süregelen bir hesabı yok muydu, nasıl Ecevit’i iktidara getirir…

-Bak oğlum Mehmet sokaktaki bir çok insanın anlamadığı şeyler döner fildişi kulelerde, gökdelenlerde, gizli karargahlarda, istihbarat örgütlerinde…

-Anlat hocam merak ettim…

-Amerika bir taşla iki kuş, hatta bir sürü kuş vurdu. Nasıl mı? Türk Devleti terörist başını Suriye hükümetinden resmen istedi… Ve verilmemesi veya sınır dışı edilmemesi durumunda Suriye’nin vurulacağı yönünde resmen operasyon kararı alındı. Bu operasyonun yapılması Amerikanın bölge çıkarları üzerinde uzun vadede menfi etkisi olacak bu da 50 yıl sonra halkını bölge ülkelerinin kanı canı üzerinden refah içinde yaşatma hesaplarını bozacaktı….

- Amerika biliyordu ki. Türkiye Terörist başını vermemesi durumunda Suriye’yi vuracağını biliyordu. Zaten Türk yetkilileri ve istihbaratı bunu yalanlamıyordu…. Amerika biliyordu ki Türkiye Suriye’yi vurursa ki vuracak, o zaman Türkiye Suriye topraklarından ilelebet çıkamayabilirdi… Zaten terörle mücadele kapsamında tüm uluslararası ikazlara rağmen Irak’ta sınır ötesi operasyonlar yapılıyordu…. Ve terör devam ettikçe de Türk güvenlik güçleri tüm gücü ile Irak’ta bulunacaktı. Amerika bundan da rahatsız olmasına rağmen çokta ileri gidemiyordu… Amerika en son biliyordu ki Türk Devletini orta doğudan, petrolden, İslam dünyasından uzak tutmak gerekliydi… Ki bunu içerideki taşeronlarıyla pek ala yapabilmekteydi…

Amerikan istihbarat örgütleri CIA-FBI zaten Ankara’nın nabzını ve ateşini sürekli ölçmek için, Ankara’da Meclisin karşısında ortak ofis açmış ve her an zaten istihbaratı ilk ağızdan Amerika Florida’daki merkezlerine bildirme imkanı mevcuttu… Ankara’dan gelen raporlar ışığında Florida’daki merkezlerde Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansa NSA ile yapılan görüşmelerden çıkan bazı kararlar vardı…. Bunları nerden biliyorsun deme çünkü bir kısım medyayı değil de ciddi gazeteleri, dünya kanallarını ve ajansları takip etsen sende öğrenirdin… Bu çıkan kararlara göre:

Terör örgütü liderinin Suriye’den çıkarılması gerekliliği vardı.. Nedeni Türkiye Ortadoğudaki eski hinterland’ına geri dönmesin meselesi… Olasılık zayıfta olsa Türkiye’nin kendi eski arka bahçesiydi… Girmek istiyor gibi gözükmese de girerse bir daha çıkmazdı… Kıbrıs Meselesinde olduğu gibi…

Terörist başının kellesini isteyen Türk halkına adamın kellesini değil bizzat kendisini gümüş tepside sunarak bir jest yapmak ve bu suretle halkı Ecevit’in etrafına toplamak ve Ecevit’i iktidara getirmek, (zaman içinde görülecek ki Ecevit dahi terörist başının neden Türkiye’ye verildiğini bilmemektedir…. Bu konuda Türk İstihbaratının gerekli think-tank çalışmalarını yeterli derecede yapamadığı ortadaydı…)

Sonraki dönemde canlı bomba terörist başının Türkiye’nin eline vererek, onu sonsuza kadar kullanmak Türkiye üzerinde oynanacak siyasi oyunlarda, Ortadoğu da Türkiye’nin rolünün sınırlanmasında baş teröristi baş aktör haline getirmekti….

Bu suretle iktidara getirilecek olan Ecevit hükümetini yapılacak ekonomik ve siyasi operasyonlarda köşeye sıkıştırmak, nüfuzu altına almak ve bu suretle geçmişte Amerika’nın istemediği şeyleri yapan Ecevit’ten geçmişin rövanşı alınacaktı…

Türkiye’nin, Türk halkının ekonomik olarak çökmesini sağlamak üzere, Türkiye’de kurulu mevcut banka, şirket ve kuruluşların batı hegemonyasına satılmasını sağlamak…

Bu ve bunun gibi kararlarla Amerika icraata geçti…. Aldıkları kararları bir bir uyguladılar…. Bunun eksik bir ayağını da ekonomik yönden Türkiye’ye nasıl zarar verileceği ve Kıbrıs’ın Türkiye’den Nasıl Koparılacağı ve Uzun vadede Türkiye’nin bölünmesini sağlayabilecek formüller üzerinde örgütler toplantı üstüne toplantı yapıyorlardı….

Sovyetler birliği bölünüşünde, Yugoslavya’nın bölünüşünde, Çekoslovakya’nın bölünüşünde etkin rol oynayan bir zatı muhterem, dedeleri İstanbul doğumlu Amerikan vatandaşı Eric Edellman Türkiye’ye büyükelçi olarak gönderildi….

Edellman ayağının tozuyla geldiği Türkiye’de öncelikle başbakanla görüşmelerde bulundu, Gerekli olmadığı halde muhalefet partilerinin temsilcileriyle, oda başkanlarıyla bir araya geldi… Ülke bölme uzmanı yaptığı bu toplantılarla ülkenin havasını içine çekiyor ortamı tetkik ediyordu…. Faaliyetlerine sonra başlayacaktı… Türkçe’yi anlamasına rağmen hiçbir yerde tek bir kelime Türkçe konuşmuyordu… Dedesi Osmanlı Türkiye’sinde yaşamış Musevilerdendi…. Ve tarihi iyi biliyordu… Tarihini unutmuş bir milleti bölmek parçalamak onun için çocuk oyuncağıydı, en azından o öyle düşünüyordu….

 

Bu şekilde başlayan süreçte Ecevit Hükümeti her açıdan kıskaca alındı. Tüm ekonomik tedbirler alınarak Türk ekonomisi bir enkaz haline getirildi. Halk sefil, aç susuz bırakıldı… Türkiye’de bulunan yabancı bankalar ve yerli temsilcileri aracılığıyla ekonomik oyunlar oynanmaya başladı. Bankalar bol miktarda kredi vererek halkın yüksek faizlerle borçlanması sağlandı… Türk halkı ev aldı araba aldı, taksitli yaşam, tüketim odaklı yaşam başladı…. Ama gün geldi oynanan oyunlarla Türk Halkı aldığı arabaları, evleri geri vermek zorunda kaldı… yaptıkları ödemeler yanında kar kaldı…. Müslüman olan bir milletin şeref namus sadakat duygularını yok etmeye başladılar….

Bankalar her önüne gelene kredi kartı vermeye başladı…. Kimseye sormadan, onayı alınmadan adına düzenlenmiş kartlar bütün kamu kurum çalışanlarına sorgusuz sualsiz gönderildi… 300-500 milyon lira limitli kartların limitleri de kısa sürede 3-4 milyara fırladı…. Herkesin cebinde birden çok kredi kartı oldu…. Tabii ki maaşlı bir insanın milyarlarca kredi kartı borcunu ödemeleride imkansızdı… Tüketime iyice alıştırılan Türk halkı bu sayede kredi kartı batağına sürüklenmeye başlayacaktı…

Halka bol miktarda plastik VISA-MASTER logolu kredi kartları dağıtıldı… Sorarım sana Mehmet kimdir, kimindir bu kartlar… Uluslar arası Para Kuruluşları diyorlar…

Yok öyle… Gazetelerde bangır bangır yazdı bir ara…. Bunlar merkezi Amerika’da olan Yahudi sermayedarların sahibi olduğu 2 adet şirket… Bizim Koç ve Sabancı gibi… Bizimkilerin fabrikaları var, işçileri var, Ama bu VISA-MASTER dediklerinin çalışanları her ülkeden bankalar, bunlar yahudi kardeşim…. Yahudi zihniyeti işte… Bir Yahudi Müslüman’a borç verir mi? Ne şartlarda verir? Kimin aracılığıyla verir? Sonra geri nasıl alır? Yüzde kaç faizle geri alır? Bütün bunları aklı olan düşünsün…

Bu iki Yahudi şirketinin bütün sermayesi elindeki para, bu parayı IMF yoluyla Dünya Bankası ve diğer kredi kuruluşları aracılığıyla gelişmekte olan ülkelere yüksek faizlerle verirler…. Amaçları paradan para kazanmak tabii ki…. Bunlar basmışlar plastik kartları, Türkiye’de kredi kartı olan herkes elini cebine atsın ve falan bankadan aldığı kartın üzerine baksın ne yazdığına Bankanın ismi değil, kartın ismi de değil, öteki,,, yani VISA veya MASTER…. Her kartta bunlar var ve de numaralar var… Ve numaralar buradaki bankanın verdiği bir numara değil…. Merkezi Amerika’da olan şirketlerin Türk halkına verdiği numaralar... bu şirketler uluslararası TEFECİ yani…. 1 lira verip 3 lira almanın hesabını yapıyorlar…. İş bu şirketler Türkiye’deki bankalar aracılığıyla Türk halkını yüksek faizlerle borçlandırdılar… İki plastik kartla Türk Halkının ruhunu şeytana ipotek ettirdiler, sattırdılar.

Türkiye’de % 60 herkeste kart var… bu kartlı kimselerin % 100 ü bankalara borçlu ama ne borç…. Öde öde bitmiyor…

Kimsenin ruhu duymuyor…. Kimsenin umurunda değil… Vatandaşın derdine hiç kimse derman olmuyor… Gördüğüm kadarı bir tek Ankara Ticaret Odası Başkanı Sayın Sinan AYGÜN ilgili… Konunun bayraktarlığını yapıyor. Vatandaş sorumluluğuna sahip.

Kredi kartı borcu yüzünden ATO da çalışanlardan birinin intiharı üzerine meseleye el atar, tek başına sahip çıkar. Çağdaş Nasreddin Hoca bir nevi.

Bu halk böyledir…. Hesap bilmez, okuma bilmez, tarih bilmez… Ne mi bilir? herkesi dost bilir, her söyleyenin her söylediğine inanır…. Bir arkadaşın gelir, git sende bankadan kart al der, ona inanır gider bankadan kart alırsın…. Harcarsın borcunu ödeyemezsin sonra paran yetmez, maaşın yetmez, borcun bitmez.

Bir de şereflisin ya! Hani namuslusun ya! Türk’sün ve de borcuna da sadıksın ya! Borcunu ödeyemezsen gider intihar edersin…. Bu mudur şerefini, namusunu kurtarmak? Borcunu ödemenin yolu mu bu?

Mehmet’in kafası iyice karışır….

-Hocam ama Amerika’yla biz, müttefikiz, soğuk savaşta bize yardım etti, silah verdi, İncirlik, Yumurtalık, Erhaç üslerini kurarak bizi Sovyet Rusya’ya karşı korudu, dünyanın dolarını harcadı bizim için, neden bize zarar vermek istesin? Özellikle Ecevit döneminde bir dünya kredi verdi IMF kanalıyla…

-Ecevit’i nasıl karşılamıştı hatırlasana Mehmet. Amerikan başkanı sanki padişah bizim başbakanımız da bilmem hangi ülkenin elçisi…. Adamda ne rahatlık… bizimkinde ne sıkıntı…. Halkında refah gösteremeyen hükümet, insan haklarında bir arpa boyu yol alamayan hükümet bir de ne yapsın beğenirsin. İnsan haklarından her sene Türkiye’ye dünya cezalar yağdıran batı dünyasının Emperyalizminin başkentine Fatih’in İnsan Hakları Beyannamesini götürüyor utanmadan sıkılmadan… Tarihinden utanan bir milletin başbakanı, tarihinden medet umuyor medeniyetler arenasında fink atabilmek, Amerika’yla demokraside sidik yarışı yapabilmek için…

Sonrasında ne oluyor biliyor musun Mehmet?

-Bilmiyorum Sedat Hocam, bilmiyorum okumuştum ama unuttum.

- Amerikan Dış İşleri Bakanı kadın var, neydi adı hatırlamıyorum şimdi.

-……………

-O kadın Ecevit’in verdiği beyannameyi okuduktan sonra Türkiye’de Müslümanlara reva görülen uygulamalara işaret ederek;

-Önce gidin bunu kendiniz okuyun, Halkınıza eşit muamele yapın, diyerek, Türkiye’nin İnsan Hakları konusundaki karnesini Ecevit’in eline veriyor….

Ecevit nasıl Amerikan Başkanının karşısında ezik, zayıf, zavallı… Tefecinin karşısından taksidini ödeyememiş borçlu gibi durmuyor muydu sence?….

- Evet hocam aynen öyle…

- Sonrasında ne oldu…. Ecevit dış borç taksitini ödeyemediği için, tabiiki ödeyemez kasada para yok… sonra kriz oldu….

Cumhurbaşkanının Başbakan Ecevit’e fırlattığı Anayasa kitabı ve akabinde Ecevit’in bunu basın önünde açıklaması bahanesiyle suni kriz çıkartıldı…

Amerikan oyunu…. Tüm kurallarına uyularak titizlikle oynatılıyordu…. Sanki bir Hollywood filmi çekiliyor bizde canlı figüranlarız….

Kriz ortamında tüm ekonomik formüller Türk halkı üzerinde denendi…Test edildi. Global ekonomistlerin doğal laboratuarı oldu Türkiye….

Sonraki süreçte Kemal Derviş getirildi Türkiye’ye…

74
0
0
Yorum Yaz